İNSAN HAKLARI VE ADALET

Doğan her insan, insan olarak yaratılmış olmasının gereği olarak doğuştan vazgeçilemez ve devredilemez haklara sahip bir şekilde dünyaya gelir. Bu haklar, insan olmamızın, varlığımızı sürdürebilmemizin ve şahsiyet sahibi bir birey olarak kendimizi gerçekleştirebilmemizin temel dinamiklerini oluşturan haklardır. Kişi veya kişilerin diline, inancına, ırkına, cinsiyetine, milliyetine, sosyal statüsüne ve rengine bakılmaksızın haklarının teslim edilmesi şarttır. Aksi durumda yapılacak her kısıtlama açık bir zulme dönüşür. Ve bu hakları hiçbir güç, hiçbir gerekçeyle ortadan kaldıramaz /kaldıramamalıdır. Çünkü insan haklarının temel kaynağı, kişilerin hür birer varlık olarak yaratılmış olmalarından ileri gelmektedir. Bu noktada Hz. Ömer’in bir şahsa tokat atan valisine: “İnsanları anneleri hür doğurmuşken siz onları ne zamandan beri köleniz sanıyorsunuz!”tepkisi hürriyetin önemini işaret etmektedir. Dolayısıyla insan haklarının temelinde doğal, doğuştan gelen yani ilahi hukuk bulunmaktadır.

          İnsanlar arasında, temel haklar bakımından gerek etnik ve bölgesel gerekse kültürel ve inançsal yönden farklılıklar olamaz. Böylesine farklılıkların olabileceğini düşünmek ve kişilerin durumuna göre muamelede bulunmak, Allah’ın eşit haklarla yaratmış olduğu insanlar arasında ayrımcılık yapmak olur. Oysaki istisnasız tüm insanların sahip olduğu temel hak ve özgürlüklerin tamamı demek olan insan hakları aynı zamanda evrenseldir. Bu haklar tüm insanların hiçbir fark gözetilmeksizin yararlanabileceği haklardır. Ve bu hakları kullanmakta herkes hür ve eşittir. İnsanların doğal, doğuştan elde etmiş olduğu her türlü hakkının evrensel hukuk normları içinde güvence altına alınması da uluslar arası hukuka göre bir zorunluluktur.

          İşte bu doğrultuda 71 yıl önce milyonlarca sivilin hayatını kaybettiği İkinci Dünya Savaşından sonra insanların temel haklarını güvence altına almak amacıyla 30 maddeden oluşan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ilan edilmiştir. Bu beyannamedeki maddelere baktığımızda insan haklarının tesis edilmesi için temel ilkenin “adalet” olduğunu göreceğiz. Zira İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 1. Maddesi “Bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşlik (adalet) zihniyeti ile hareket etmelidirler” der. Zira adalet, sosyal bir varlık olan insanın bulunduğu toplumda insanca yaşayabilmesi için gerekli olan ilkeler bütünü içerisinde en hayati öneme sahip olanıdır. Her ne kadar günümüzde adaletin tanımı ve uygulanış şekli üzerinde tam bir ittifak yok ise de, adaletin gerekliliği konusunda hemen, hemen tüm insanlık hemfikirdir. İşin ilginç yanı, adalet o kadar mühim ve ihtiyaç duyulan bir gerekliliktir ki, kimi zaman zalimler, diktatörler, cellâtlar bile adalet istiyor /isteyebilecek duruma gelebiliyorlar. Bu noktada “adalet bir gün herkese lazım olacak” cümlesinin nasılda her zaman canlılığını koruduğu böylece daha iyi anlaşılıyor.

          Ancak bugün, yayımlanan birçok rapora göre insan hakları, adaletli düzen ve eşit paylaşım noktasında Dünyanın karnesi hala çok kötü. Zira çağın insanının kurguladığı bu küresel sistem insan hak ve hürriyetlerini sağlama, adaleti ikame etme ve merhameti üretmede aciz kalıyor. Onun içindir ki, bu gün seçimle iş başına gelmiş meşru yönetimlere sözde büyük ve demokratik(!) devletler eliyle darbelerin yapıldığına… Kimyasal silahlarla toplu katliamların, sistematik işkencenin, tecavüzün sınırsızca yaşandığına… Şehirlerin harap edilip milyonlarca insanın göçe zorlandığına… Açlık, hastalık ve ilaçsızlıktan her gün binlerce çocuğun can verdiğine… Irkçılığın, mezhepçiliğin ve faşist tutumların hızla yayıldığına şahitlik etmekteyiz. Bunların tamamının temelinde insan onuruna yakışmayan uygulamaların, zorba iktidarların zulüm üreten politikaların ve sömürüye dayanan emperyalist anlayışların hakim olması yatmaktadır.

          Bu yüzden insanoğlunun farklı düşüncelere tahammül göstermesi, hiçbir ayırım yapmaksızın ezilen insanların hakları için topyekün mücadele etmesi, herkes için adaleti ve insanca bir yaşamı talep etmesi şarttır. Dolayısıyla adalet gibi evrensel bir ilkenin yeterince anlaşılması ve tüm kuşatıcılığıyla hayatın içinde pratize edilmesi lazım. Zira günümüz dünyasında bireylerin vicdanlarında ve yaşantılarında yer etmemiş olan bir adalet bilincinin, yalnızca yasalar yoluyla sağlanmasının çok zor olduğuna hepimiz şahitlik etmekteyiz. Ve bugün özellikle çevremizde gerçekleşen değişim ve dönüşümler bizlere çok açık bir şekilde gösteriyor ki adalet; insanın olduğu her zaman ve her zeminde, insanı ilgilendiren her şeyde aciliyetini ve önemini artırarak hissettiriyor.

          Bunun için siyasal iradeler, politika üretenler merkeze insanın huzur ve mutluluğunu yerleştirmeyi toplumun tüm katmanlarının haklarını dikkate alarak, her kesin onurlu bir yaşam sürmesi için adaletle yönetmeyi öncelemelidir. Bireyden topluma temel hakların içselleştirilip nesillerin bu bilinçle yetiştirilmesi gerekmektedir. Her birey insani ve ahlaki bir değer olan adalet mefhumunu içselleştirdiği zaman, kendisine karşı dürüst olmayı, diğer canlılara da adaletle davranmayı öğrenir. İşte bu bilinç ile hareket insanlar yaşadıkları toplumların içindeki emin, güvenilir ve örnek şahsiyetleri olurlar. Sözün özü hayatlarında hak ve hukuku, adalet ve merhameti, barış ve kardeşliği mihenk alanlar ancak adil toplumlar meydana getirebilirler. İnsanın hak ettiği değerine kavuşması ve  insanlığın hak ettiği değerlerle idare edildiği adil bir dünyada dileğiyle…

YORUM EKLE