banner171

Kallavi kelimeler Hakikat

 HAKİKAT

Mehmet Akif iyi şair midir, değil midir? Böyle bir soruyla karşılaşsanız cevabınız ne olurdu? Durun zahmet etmeyin ben sizin yerinize cevap vereyim. Kesin iyi şairdir diyeceksiniz. Ben de sizin gibi bu iddianın yılmaz savunucusu olurum emin olun. Tartışmaya kapalı konumuzdur, kesin. Akif’in iyi şair olmadığını tezleriyle ispatlamaya çalışanlar da yok değil tabii. Onlar da savundukları düşünceleri iyi destekliyorlar. Bu tartışmalar hep asıl şiir nedir tartışmalarından doğuyor aslında. Bizdeki şiiri Ahmet Haşim’le başlatanlar yok mu? Ya da Orhan Veli ve Garipçileri şairden saymayanlar. Aruz vezni görmeyince bu şiir olmamış diyenler ile şiir hece ölçüsü olmadan yazılmaz kardeşim diyenler az mı? Bunlar kısır tartışmalar elbette. Tekne, kayık, sal, feribot, gemi, yat, yelkenli, kano birbirinden farklı taşıtlar gibi duruyor ama hepsinin işlevi aynı değil mi? Bizi suyun üstünde tutmak. Şiir tek şeydir diye iddialaşmak komik geliyor o yüzden bana. Şiir çok şeydir çünkü. Bizi bir sonraki istasyona vardıramayacak, çabamızı aşağı çekecek tartışmalar bunlar. Şair yalanı da doğruyu da aynı ustalıkla işleyebilendir. Kendine inandırandır. Akif okurlarını Asım’ın nesline inandırmıştır. Onu gençler için bir rol model yapmayı başarmıştır. Şiirini sanatla değil de fikirle yazdığı için belki de iyi şair olarak görmek istemezler onu. Oysa çok net cevap vermiştir şiirinde: 

Bana sor sevgili kâri’, sana ben söyleyeyim,
Ne hüviyyette şu karşında duran eş’ârım:
Bir yığın söz ki, samîmiyyeti ancak hüneri; 
Ne tasannu’ bilirim, çünkü, ne san’atkârım.
Şi’r için “gözyaşı” derler; onu bilmem, yalnız,
Aczimin giryesidir bence bütün âsârım
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem; 
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım
Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa; 
Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz yazdımsa.
Hayır, hayal ile yoktur benim alışverişim, 
İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim. 
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek: 
Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.”

Bu sözün üzerine de fazla dallandırıp budaklandırmanın bir mantığı yok aslında konuyu. Bizim gerçeklerimiz, bizim hayallerimiz, bizim planlarımız, bizim hissettiklerimiz, dudaklarımızdan dökülen sözcüklerimiz bir başkası tarafından sözcüklere döküldüğü için bu kallavi adamlar şairdir. Bizi biz yapan duyguları onlar ölümsüzleştirebiliyor. Onlar kendi aralarında kavga da etseler, birbirlerini yerden yere de vursalar, biri diğerine tepeden de baksa, biri diğerini dava adamı olmamakla da suçlasa bu değişmez bir gerçektir. Sen bir şairi söyledikleriyle ya da söylemedikleriyle değerlendirirsen çok büyük bir dünyayı kaçırır, kabuğunda sıkışıp kalırsın. Eserlerini şairlerinden bağımsız da beğenebilirsin. Bizde çok kutuplu edebiyat ortamı yaratılıp tek kutuplu edebiyat sevgisi moda olmuş. Aynı tip şairleri okuyup, aynı dünyada yaşamak arzusu var okurlarda. Kitaplıkları aynı düşüncenin zindanı olmuş okurlar var. Oysa ben düşünceleriyle, yaşamlarıyla değil yazdıklarıyla değerlendiririm şairleri. Bir şairi düşüncesi yüzünden sevmemek manava küsüp meyve yememek gibi bir şey benim için. En güzel meyveyi kim satıyorsa ondan alıp yerim ben. Sırf düşüncesi bana benziyor diye çürümeye yüz tutmuş meyvelerden yiyip midemle savaşamam durduk yere. Benim kitaplığım barış ormanı gibi karışıktır. Ahmet Haşim’in yanında Mehmet Akif, Mehmet Akif’in yanında Nazım Hikmet, Nazım’ın yanında Necip Fazıl, onun yanında Orhan Veli, onun yanında Melih Cevdet’iyle Oktay Rifat’ı vardır.Attila İlhan’la Cemal Süreya yan yanadır ama Cemal Süreyaile Sunay Akın sırt sırtadır. Şairler kavga da etseler, birbirlerini yerden yere de vursalar, şiirleri kardeştir onların. Boşuna mı demiş Nazım Hikmet “Sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?” diye. Ömrünü adayacağın şiirin kimden geleceği belli olmaz. Onlar yürekleriyle yaşarlar. Onlar ne kadar büyük şair olurlarsa olsunlar,” bir köy türküsü duyunca şairliklerinden utanacak kadar” Anadolu’durlar. Anadolu’da hangi köye giderseniz gidin, birbiriyle küs kardeşlere rastlarsınız. Küstürler ama hakikat hep kardeştirler.

 

KALLAVİ KİTAPLAR

BAŞIN ÖNE EĞİLMESİN – HIFZI TOPUZ

Karadeniz’in sakin şehri Sinop’a hiç gittiniz mi? Eğergitmediyseniz Samsun tarafından karayoluyla Sinop’a giderseniz sizi Sinoplu Diyojen Heykeli karşılar. Oturduğu fıçının üstünde, elinde feneri, yanında köpeğiyle Diyojen vardır bu heykelde. Diyojen’in iki ünlü lafına atıfta bulunan heykel şunu anlatır kısaca. 1.Gölge etme, başka ihsan istemez. 2.Gündüz vakti fenerle adam arıyorum. Muhtemelen daha önceden de duyduğunuz bu iki sözün hikâyeciklerini küçük bir araştırmayla hemen bulabilirsiniz. Diyojen’i sırtınızda bıraktığınızda hemen sağ tarafta Sinop Tarihi Cezaevi vardır. Evliya Çelebi’nin: “Büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından 10 adam asılır nice azılı mahkûmları vardır. Burçlarında gardiyanlar ejderha gibi dolaşır. Tanrı korusun, oradan mahkûm kaçırtmak değil, kuş bile uçurtmazlar.” demesinden de anlayacağınız üzere son derece korunaklı bir cezaevidir. Günümüzde müze olarak kullanılan binadan içeri girerseniz eğer sizi Müze hoparlörlerinden “Başın Öne Eğilmesin, Aldırma Gönül Aldırma” dizeleri karşılayabilir. İlk başta bir anlam veremeyebilirsiniz. Niye bu şarkı çalınıyor ki müzede de diyebilirsiniz. Metrelerce yüksekliğindeki surları, karanlık zindanları, soğuk demir kapıları, iç karartan koğuşları, kuleleri ve avlularıyla burada mahkûm olmak istemeyeceğiniz bir cezaevi ve içinde Edip Akbayram’dan bir şarkıAklınıza zamanında mahkûmlar mı dinliyordu bu şarkıyı gibi bir düşünce de gelebilir.  Oysa gerçek biraz farklıdır. Bu dizeler bizzat bu cezaevinde bir mahkûm tarafından yazılmıştır. Siz onu daha çok romanları ve hikâyeleriyle tanıyorsunuz oysa. Ünlü yazarımız Sabahattin Ali, Sinop Cezaevine geldiği günün ertesinde “dışarıda mevsim baharmış/gezip dolaşanlar varmış/günler su gibi akarmış/geçmiyor günler geçmiyor” dörtlüğünün de bulunduğu şiirini yazmıştır. 23 Mayıs 1933’te arkadaşı Ayşe Sıtkı’ya yazdığı mektubunda Başın Öne Eğilmesin’i yazmıştır. Sonraki yıllarda çok ünlenen, bestelenen şiir Sabahattin Ali’nin buhranlı cezaevi günlerinden kalmadır. Günümüzde Sabahattin Ali’nin kaldığı koğuş müzenin önemli bir parçasıdır. Sabahattin Ali’nin kişisel eşyalarının ve şiirlerinin süslediği bu bölümde çalan şarkıların söz yazarı Sabahattin Ali’dir. Türkiye’nin en mutlu insanlarının yaşadığı Sinop, Sabahattin Ali için kötü anılarının olduğu bir yerdir. “Bu Sinop ne berbat yermiş, diyordu. Ahalisi zaten hoşuma gitmemişti, havası da berbatmış. Rutubetten romatizma sancıları başladı ayaklarımda.” Günümüzde Sinop’u gezenlerin Sabahattin Ali’yi anlayamayacakları çok açıktır. Birazdan söyleyeceğim lafı kimden duydum hatırlamıyorum ama Sinop bir günde gezebileceğiniz, ömür boyu unutamayacağınız güzellikte bir şehirdir çünkü. “Hür olanlar hür olmayanların neler duyabileceklerini tasavvur bile edemezler. Sezgi ile yapılan tüm tahminler yanlıştır.” Sabahattin Ali ölümünün üzerinden 70 yıl geçmesine rağmen en çok satan kitaplar listesinin zirvesine çıkabilen, en çok okunan yazarlardan biri. Oysa 41 yıllık yaşantısı Hıfzı Topuz’un biyografik romanından okuduğumuz kadarıyla trajik bir yaşam hikâyesi. Hıfzı Topuz’un yazdığı Sabahattin Ali’nin Romanı: Başın Öne Eğilmesin’i okumadan önce Sabahattin Ali’nin kitaplarını okuyun. Bazen yazarın hayatı eserlerinin önüne geçebiliyor. Önyargılı okuru hepten kaybedebiliyor yazarlar. Hıfzı Topuz Sabahattin Ali’yi kendi dünya görüşü ile değerlendirdiği için tek yönlü baktığı düşünülebilir. Biyografik roman anlamında en yetkin isimlerin başında gelen Hıfzı Topuz’u eleştirmek için söylemiyorum bunu. En sevdiğim şair Orhan Veli’nin hayatını derinlemesine, belgelerle ve eserlerinden yola çıkarak anlattığım bir panelden sonra bir arkadaşımın “Ben Orhan Veli’nin böyle bir adam olduğunu bilmiyordum, adamdan soğuttun beni. demesi nedeniyle dile getiriyorumKaş yapayım derken göz çıkarttığım için yazarları önce eserleriyle değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü okurlar dönemsel şartları dikkate almadan okuyorlar. Okudukları anın yargılarıyla değerlendiriyorlar eserleri. Hıfzı Topuz bizdeki en büyük eksik alanlardan birini doldurması nedeniyle çok önem verdiğim bir yazardır. Şimdiye kadar 10 civarında kitabını okuduğum, arşivi çok kuvvetli, dile hâkim, biyografileri salt hayat hikâyesi olarak görmeyip kurgusuyla bir merak unsuru da oluşturan bir yazar. Bir biyografik roman üstadı. Sabahattin Ali’yle de tanışmış, ona vefa borcu olarak elimizdeki kitabı kaleme almış, onu savunmayı, tanıtmayı, sevdirmeyi borç olarak gören vefalı bir dost. Biyografik romanları tanıtırken yazardan rol çalmamak adına çok detaya girmiyorum. Sabahattin Ali’nin 41 yaşında Istranca dağlarında memleketinden kaçarken katledilişine giden yol anlatılıyor kitapta. Babası asker olan Sabahattin Ali’nin 7 yaşındayken Çanakkale Savaşının içinde olması, yoksullukla geçen çocukluğu, öğretmen okulunda okuması, Almanya’ya dil öğrenmek için gönderilmesi, yakın arkadaşlarıyla ilişkileri, özel hayatı, sürgünleri, sorguları, tutuklu geçirdiği yılları, gazeteciliği, ailesi, geçim sıkıntısı, öğretmenliği, askerliği, eserlerini yazdığı koşulları, etkilendiği kişileri, yaşadığı komik ve trajikomik olayları, ilk mavi yolculuğu yapan ekibin içinde olması gibi detaylar Sabahattin Ali’yi anlatmaya çalışıyor bizlere. Küçük başlıklar halinde verdiğim konuların detayları yer yer canınızı yakacak, yer yer güleceksiniz, Sabahattin Ali yerine korkacaksınız, umut bağlayacaksınız, bazı yerlerde Sabahattin Ali’ye de kızacaksınız, onca kitabının içinde kendi hayatını da yazabilirmiş diyeceğiniz bir hayat hikâyesi okuyacaksınız. 41 yaşında yaşlanmış ve öldürülmüş bir yazarın ardından ne söylenebilir bilmiyorum. Hıfzı Topuz:20.yüzyılın en büyük komplolarından birinin kurbanı olan Sabahattin Ali’nin özgürlük savaşımlarıyla geçen duygu dolu anısı önünde saygıyla eğiliyorum.”diyor. Ben de birbirimizi anlayamadığımız, düşüncemizin bir türlü örtüşmediği, önyargıyla yaklaştığım herkesten, özellikle edebiyatçılardan özür diliyorum. Kallavi insan olmadan kallavi kitapları yazanları anlayamaz insan. Müsaadenizle eserlerinizin önünde küçülüyorum.

Kitaptan bir alıntı: Bir insanı Melek diye sevmek budalalıktır. İnsanları bütün pislikleri hırsları zayıflıkları ile sevebilmek bir kahramanlıktır. Dostlarımızda kendimizde bulunmayan yücelikler aramak insafsızlıktır. Bütün insanlar birbirinden farksızdır. Ayşe dışarıya karşı değil kendine karşı çok açık olarak düşün göreceksin hep aynı malız. Niçin benim başkalarından farklı olmamı istiyorsun? Bence insanlık, duyduğu istekleri saklamak değildir. Bence insan kafasındaki düşünceleri bütün isteklerine göre düzenleyebilmektir. Gerçek insanlık budur. İki gözüm kardeşim, başkalarına benzemek hiçbir şeye benzememekten hayırlıdır.

YORUM EKLE